#sadesorular ve #sadecevaplar serisinin ilk yazısı olsun bu.

Bu soruya hikayelerden her biri harika cevaplar veren herkese çok teşekkür ederim öncelikle. Elbette böyle bir sorunun tek bir cevabı olamaz. Muhakkak ki yaşamda ilerledikçe cevaplarımız da evriliyor.

Geçmiş cevaplarımı düşünüyorum şimdi. Hakikaten bu soruya verdiğim cevap neyse o dönem o nitelikte ilişkiler yaşadığımı farkediyorum. Ve bu cevabın hayatımla ne yaptığımla çok ilgili olduğunu da.

30’ların yarısını devirdiğim şu dönemde ise buna cevabım “Yayılıyorsa gerçek sevgidir”

Muhakkak karşılaşmışsınızdır, bazı insanlar vardır, ailesini, çocuklarını, dostlarını çok sevdiğini söyler ama “insanları sevmiyordur”.

Şimdilerde merak ediyorum, böyle bir sevgi mümkün mü? Sahiden mümkün mü yani fizik kuralları, biyolojimiz gereği ve nörobilimle yani? Anladığım kadarıyla pek mümkün değil. (Burayı daha geniş bir vakitte özellikle Dan Siegel’ den öğrendiğim, yeni ve çok etkileyici bulduğum bir disiplinle, nörobiyolojiyle açıklayan bir yazı yazmaya çalışacağım.)

Çağımızın en aydın ve gelişmiş zihinlerinden olduğu kabul edilen Thich Nhat Han’ a göre, gerçek sevgi genişler ve gitgide daha fazlasını kapsar. Şöyle diyor:

Aşkın en başında, aşkınız sadece sizi ve diğer kişiyi içerebilir. Ama gerçek sevgiyi deneyimliyorsanız, kısa bir sürede bu sevgi büyüyecek ve hepimizi kapsayacaktır.

Bunun hayatın içinde en kolay gözlemlenebileceği yerlerden birinin annelik olduğunu düşünüyorum. (Muhakkak daha bin tane yol var) Çocuğu olduktan sonra pek çok kadının önce diğer çocukları daha çok sevdiğine, takip eden yıllarda ise yaşayan tüm canlı varlıklara uzanan sevgilerinden ötürü bu kapsamda yaratım içeren bir faaliyete girdiklerini gözlemliyorum. (Daha az tüketmek, doğaya ve çevreye duyarlı olmak, yaşamına çeki düzen vermek, ilişkilerin evrilmesi, hayatına bakışın gözden geçirilmesi vb. süreçleri de yaratıcı süreçler olarak görüyorum.) Kendim de birebir böyle bir süreçten geçtiğimi gözlemiyorum geriye dönüp bakınca. Oğlum bebekken, ve ben full-time annelik işindeyken annelik alamayan bebekler için bir şeyler yapma fikriyle yanıp tutuştuğumu hatırlıyorum. Sonraları bu hal, tüketim alışkanlıklarıma, giyinme odama sıçradı ve “minimalist olacağım ben” gibi bir iddiayla ya da etiketle yola çıkmadığım ama hayatımın sadeleştiği bir süreçle devam etti. Şimdilerde marketten bez torbayla bir şey alamadığımda utanç hissediyorum. Daha az seyahat edebilir miyim, uçakla inzivaya gitmem ne derece mantıklı, bunları kendi içimde sorguladığım oluyor. Örnekler çoğaltılabilir, özünde küçük şeyleri düzeltmeye dair büyük bir istek duyuyorum içimde. Ve dünyadaki acıyı yaratan değil dindiren tarafta olmaya dair büyük bir istek.

“Ben, ben, benim hayatım” gibi bir zemini olmayan, daha benim kim olduğumdan bağımsız, “Katkını yap, elinden geleni sahiden yap, ve geçip gideceksin zaten” gibi bir his. “Benim büyük hayat amacım ne?” diye sormaz olmaktan bahsediyorum. Onun yerine “Şu an içinde yaşadığım gezegende ne oluyor, bende buma iyi gelecek neler var, küçük küçük bu adımları nasıl atarım?

Tabi ki bunu söylerken, her annenin gerçekten sevdiğini ve benzer bir deneyim yaşadığını söylemiş olmuyorum. (Ama böyle tek ya da yalnız bir örnek olmadığımı da görüyorum.) Görünen o ki, tüm ebeveynler çocuklarını sevdiklerini düşünüyor. Bu düşünce bir bakıma doğrudur da, fark yaratan nüans herkesin o an bulunduğu bilinç seviyesinin elverdiği kadar sevebilmesidir.

Sevebilme kapasitesinin “Seviyorum, seveceğim” düşüncelerinden ayrı bir şey olduğunu görmek lazım.

Evet evet, şu “Onda yoktu ki bana veremedi” den bahsediyorum. Bu konularda konuşurken kibirli ve yargılayıcı ya da tuzu kuru uzman gibi bir yerden konuşmamayı değerli buluyorum. (Kaldı ki herhangi bir titrin de bu konularda ahkam kesmeye müsait bir zemin yarattığı fikrine karşı çıkıyorum.) Umarım yazı dilimle de o yere yakın hissettirmiyorumdur. Hassas mevzular gerçekten, ve derin.

Bugün baktığım yerden olan şey, oğlumun kalbimi büyüten sevgisinin yayılmaya başlaması. Öyle büyük bir sevgi gelip yerleşmeye çalışıyor ki kalbe hücum gibi bu. Kalp mecburen kabına sığmaz oluyor, genişliyor. Genişledikçe daha çok sevgi hisseder hale geliyor. O sevgi, en başta o sevgiyi hissetmeye vesile olan öznenin çok ötesine uzanıyor. Uzandıkça da sorular değişiyor. “Ben ve benim büyük hayat planım” kafasından, “Nasıl hizmet ederim? Benim elimden ne gelir” gibi hem kişisel hem de mütevazı sorulara bir geçiş olmasından bahsediyorum.

Şarkıda diyor ya hani, ‘aşk hiç biter mi?’

Ben de diyorum ki gerçekten seviyorsan nasıl yayılmaz ve daha çoğunu kapsamaz ki?

Kalır dilimizde yinelenen bir şarkıda

Bir okul çıkışında bir çocuk bakışında

Kalır bir kitapta bir masal perisinde

Bir hasta odasında bir gece yarısında

Kalır bir durakta yırtık bir afişte

Buruk bir gülüşte dağılmış yürüyüşte

Aşk hiç biter mi, aşk hiç biter mi

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close